Geçmiş, bugünü anlamanın en iyi rehberidir. 1990’ların başında Körfez Savaşı patlayıp, binlerce Kürt, Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçıp Türkiye sınırına dayandığında yaşanan kaosu hatırlayanlar vardır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da boş tarlalar, bir anda çadır kentlere dönüştü. O günlerde askerlerin sırtında battaniyeyle çocuk taşıdığı fotoğraflar, arşivlerde halen durur. Türkiye hazırlıksız yakalanmıştı ama merhametle davrandı.
Sonra 2011’de Suriye iç savaşı patladı. Bu kez milyonlar geldi. Üstelik bu geliş, sadece insani değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik yükler de taşıyordu. Şimdi benzer bir felaketin İran’dan dalga dalga yaklaştığını düşünün.
İran, 90 milyona yakın nüfusuyla Ortadoğu’nun devlerinden. Ama dev gövdesinin içinde çürümüş çatlaklar var. Ekonomik çöküş, rejime olan güvensizlik, genç nüfusta büyüyen huzursuzluk ve son olarak dış tehdit. Yani İsrail.
Gazze’yle başlayan yangın, Lübnan’la büyüdü, Suriye’ye sıçradı. Şimdi İran’ın kapısı zorlanıyor. Bu kapı kırılırsa, ardındaki milyonlarca insanın yönü bellidir:. Batıya değil, bize.
Afgan mülteciler gibi dağları aşarak, Van’dan, Iğdır’dan, Ağrı’dan giren kitleleri düşünün. Bu kez sadece Afgan değil, Beluciler, Azeriler, Şii mollalar, reformistler, belki de muhalifler… Her biri ayrı hikaye, ayrı gündem.
Üstelik her biri Türkiye’de bir karşılık bulacak. Çünkü İran’da olan hiçbir şey, sadece İran’da kalmaz. Gittiği yeri de kendine benzetir.
Sosyal medyada halen İran’a özlemle bakan, Şii ideolojisini kutsayan kesimler var. Bu insanlar olası bir savaşta ne yapar? Türkiye’nin tarafsız kalması gerektiğini mi savunurlar, yoksa kalpleriyle İran’a mı dönerler? Bu sorunun cevabı, ülkemizdeki toplumsal bütünlüğün geleceğiyle doğrudan ilgilidir.
Ama işin en sinsi boyutu ekonomik…
Her gelen insan, barınma ister, iş ister, gıda ister. 2025 Türkiye’sinde bu yükü kaldıracak kapasite var mı? Bugün bir kira ortalaması 15-20 bin liraya dayanmışken, savaş göçmenleri geldiğinde İstanbul’da bir evin fiyatı nereye çıkar? Suriyelilerin geldiği dönemde tekstil atölyelerinde başlayan “ucuz işçilik” hikayesi, bu kez İranlı doktorlardan, mühendislere kadar geniş bir alana yayılabilir. Çünkü İran sadece yoksulları değil, rejimden kaçmak isteyen eğitimli kitleyi de savuracaktır bize doğru.
Peki Türkiye ne yapmalı?
Sadece dua etmek yetmez. Devlet, İran sınırına bir set değil, bir plan çekmelidir. Sadece askeri değil, diplomatik ve sosyolojik tedbirler devreye alınmalıdır. Göçmen krizinin henüz başlamamışken konuşulması, en az savaş kadar stratejik bir konudur. Bugünden hazırlık yapılmazsa, yarın telaşla alınan her karar, faturayı büyütür.
İşin en acı ihtimalini de soralım.
İran parçalanırsa ne olur? Irak örneği ortada. Mezheplere, etnisitelere bölünen her coğrafya, kendi yangınını sınır komşularına sıçratır. O yüzden mesele sadece bir sınır güvenliği meselesi değil. Türkiye için bu, bir varlık-yokluk meselesi haline gelebilir.
Başta Enver Paşa olmak üzere önemli Osmanlı subayları, I. Dünya Savaşı başlamadan aylar önce o zamanın stratejik planlama toplantısında şunu söylemişlerdi.
Özetle,
“Eğer İran karışırsa, bizim doğu vilayetleri taş üzerinde taş kalmayacak hale gelir.”
Bugün de aynı tehlike kapıda…
İran’da bir savaş çıkarsa, bu yangın yalnızca orayı yakmaz.
Sınırdan süzülen duman, başta Doğu illerimize sonra Ankara’ya, İstanbul’a, İzmir’e kadar her yere yayılır.
Unutmayalım ki kriz postacı gibi değildir. Her zaman önce kapıyı çalmaz.
Aslında bu kriz bir felakettir.
“Felaket, hazır olmayana sürpriz olur.”


YORUMLAR